Dergi Yazıları

ANTİOCHOS

 Dicle’nin suyunda hayat bulan söylenceler kenti
            Herkül’ ün  çocuklarıyla, Ben Hur’un Defne olimpiyatlarına katılmak üzere yarış arabalarıyla geçtiği yol boyunca çeşitli anıtların yer aldığı Defne yolundan ve yazılı kaynaklarda belirtilen saray, kilise, tapınak, villa, hamam, anıt, su kemeri, tiyatro, hipodrom gibi yapılardan hele Bizans dönemine ait hiçbir dikili yapının kalmaması tarihi zenginliklerin nasıl bir yok oluşu yaşadığı gerçekliğini gün yüzüne çıkarmaktadır.

İsevi, Musevi, İslam’ın bir arada yaşandığı, hoşgörü ve diyalogun merkezi; cami, kilise ve havranın yan yana olduğu birçok mezhep ve meşrebin bulunduğu ırkların, inançların agorası; Antiochos (Antakya)…

Amanos dağları ile karşı karşıya, dünyada tersine akan tek nehrin kıyısına kurulan kent, Antakya.

Uygarlığın beşiği, Anadolu ve Mezopotamya’nın en eski yerleşim birimlerinden biri olan Antakya, verimli toprakları, doğal güzellikleri ile Harbiye’de buna paralel olarak yerleşimde merkezileşmiştir.

İlk uygarlıklar, Kuzey Afrika ve “Bereketli Hilal” adıyla anılan Mezopotamya bölgesinde ortaya çıkmıştır. Bugünkü Filistin ve Lübnan toprakları, Dicle ve Fırat nehirlerinin Basra Körfezine döküldüğü kısımları ile Kuzeybatıda Çukurova bölgesine kadar uzanır.

Uygun iklim koşulları ile bereketli topraklar kültürün gelişmesine uygun bir zemin hazırladı. Antakya’da, Dicle ve Fırat’ın kanalların yardımıyla tarımsal gelişme sağlaması kültürel gelişmeyi taçlandırdı.

Gelişmiş kültürüyle çağının çok ilerisinde olan Antakya, Makedon Kralı Büyük İskender’in ölümünün ardından oluşan ufak devlet yapılanmalarından biri olarak, İ.Ö. 300 yılında kurulmuştur. İskender’in komutanlarından Selevkos’lu I.Nikatör tarafından kurulan şehir, kısa zamanda kültür dünyasının en büyük merkezlerinden biri konumuna gelmiştir. Şehre Nikatör’ün babasının adı olan Antiochos’un adı verilmiştir. Yaşadığı hızlı gelişme Nikatör’ün ölümünden sonra Antakya’nın başkent yapılmasını sağlamıştır. Romalıların egemenliği sırasında kalabalık nüfuslu, kültürel bakımdan zengin şehirlerden biri olmuştur.

Dinler tarihinde önemli bir rol üstlenen Antakya, zamanın en önemli inanç sistemi olan Zeus ve Mitra Kültürü’nün en etkili olduğu bölge konumunda idi.

Hz. İsa’ya ilk inananların ilk kez Hristiyan adını aldığı ve ilk cemaatlerin oluştuğu Antakya, iki kez tamamen yıkılırken, şehir 527 yılında Bizans İmparatoru Justinian tarafından eskisinden daha muhteşem bir duruma getirilmiştir.

Zamanın en güçlü, en akıllı ve en bilgini olan Kral Antiyoş Yunan şehirlerinden birinde yaşamaktadır. Kral çok amansız bir hastalığa yakalanır. Bir gece düşünde yaşlı bir ermiş görür, yaşlı ermiş krala iyileşmek ve dünya duruncaya dek adının anılmasını istiyorsa toprağı bereketli, havası ılıman, suyu berrak bir kent kurup yaşamını orada sürdürmesi gerektiğini anlatır. Kral dönemin bilginlerini toplar buyruğunu bildirir; “Bana öyle bir yer bulacaksınız ki; havası ılıman, toprağı her çeşit ürünün yetişebileceği kadar verimli, insanları sıcak olacak. Oraya adımı taşıyan bir kent kurup, yaşamımın bundan sonraki bölümünü orada geçireceğim.” der. Dönemin bilginlerinden dört grup oluşturulur, tüm alanları gezilir, görülür. Batıdan, kuzeyden ve güneyden gelen raporların hiçbiri kral tarafından beğenilmez. Birkaç gün geçtikten sonra doğu yönündeki grup dönüp raporunu sunar.” Yüce kralım! Suriye tarafında Karye denilen bir yer gördük. Kent olmaya oldukça uygun doğusunda yüksek bir dağ var ve korunması kolay, doğu-batı doğrultusunda bir nehir geçmekte bu nehir 15-250 km sonra denize dökülür. Mıntıkada bir göl, gölün çevresinde tarıma elverişli bereketli topraklar bulunur. Dağlarda çürüyen yapraklar sel suları ile ovaya sürüklenip doğal gübre vazifesi görür. Bu topraklarda zeytin, incir, üzüm, pamuk, buğday yetişir. Doğusunda yine Kuseyr denilen bereketli topraklar, güneyinde ise Harbiye adı verilen denizden süzülüp gelen çok güzel bir havası olan, güney batısında Süveydiye adıyla bilinen türlü sebze ve narenciyenin yetiştiği bir yer vardır. Ancak Hama ve Humus’tan çıkıp Süveydiye’de denize dökülen Asi’nin suyu içme suyu olarak tüketilememektedir. Bu bölgede içme suyu sıkıntısı çekilmektedir. Kral; “Susuz olmaz. Su sorununu çözebilirsek bu iş olur. Bilginlere dönüp, bu işe kim çözüm getirecek? diye sorar.” Yaşlı bir adam ayağa kalkar ve “Bu işi ben çözerim” der.

Yaşlı adam bir arkadaşıyla birlikte günlerce yol alır ve gide gide Bağdat’a varır. Bağdat’ta gördüğü şey; oradan Dicle adında suyu temiz bir ırmak geçer ve Dicle ırmağının suyunu küçük kollara ayırıp bahçelerin sulandığıdır. Bunun üzerine Dicle’nin suyundan güzel akan bir kol seçtikten sonra her biri bu koldan bir şişe doldurup geri döner. Çeşitli dualar okuyup suya büyü yaparlar. Büyüden sonra su yeraltından akmaya başlar. Geri dönmek için yola koyulmalarının üzerinden bir iki gün geçtikten sonra  Bağdatlılar  suyun yok olduğunu farkeder. Suları kesilenler atlarına binerek suyun peşine koyulur. Suyu alıp yola koyulan insanlar Defne denilen bir yere varır, fakat peşlerinde birilerinin olduğunu fark eder. Korkudan aldıkları suyun şişelerini çıkarıp kırar. Şişelerin kırıldığı yerlerden sular fışkırmaya başlar. Tam üç kaynak çıkar. Adamlar bitkin halde olduklarından suyu bir metre ileriye götürecek takatleri kalmaz. “Su burada kalsın” deyip kralın huzuruna çıkarlar. Durumu anlattıktan sonra, Kral; “önemli değil kanallar yaptırıp suyu buraya getiririz” der.

Diğer bir söylenceye göre ise suyun geliş öyküsü şöyle gerçekleştirilmiştir. Yurdundan kovulan yorgun bir adam kendine güvenli bir yer bulma umuduyla epey yol alır. Yorgun uykusuz bir durumda günümüzdeki Antakya’ya varır. İri bir çam ağacına yaslanır ve uykuya dalar. Çok rahat bir uyku çeker ve uyandığında iki gün geçmiş olur. Gözlerini açtığında çevresinde meraklı bir kalabalık ile karşılaşır. Kalabalığa, “buranın sahibi kim?  Bundan sonra buranın adı “Nteka” (yaslandı) olsun” der. Bu ad zamanla “Antakya” adını alır.

-Adam; çevresine bakınıp sorar neden burası bu kadar bakımsız.

-Halk; neresini güzelleştireceğiz. Buranın suyu bile yok.

-Adam; her şeyin çözümü var. Ben buranın su sorununu çözebilirim der.

Adamı kralın yanına çıkarırlar. Adam krala, “Sizin güzel bir kızınız varmış. Bana kızınızı verirseniz ben buraya su getirebilirim.” der. Kral adamın isteğine boyun eğer. Kırk gün içerisinde suyu getirirse kendi eliyle düğünlerini yapacağına söz verir. Adam yanına bir şişe alıp Irak’ın başkenti Bağdat’a doğru yol alır. Bağdat’a vardığında tüm Bağdatlılarda bir telaş, kum falı baktıklarını görür. Her falda da Bağdat’ın suyunun büyü yoluyla alınacağı okunuyormuş. Bunun üzerine kral iki metrede bir muhafız yerleştirip Dicle’nin suyunu koruma altına alır. Kimseyi Dicle’ye yaklaştırmaz.

Adam, muhafızlara yaklaşır, “çok uzaklardan geliyorum. Yorgunum, bir su içebilir miyim?” diye bir dilekte bulunur. Görevliler, kralın buyruğunu hatırlatıp suya yaklaşamayacağını bildirir. Adam bu kez ” namazımı kılabilmek için izin verinde bir abdest alayım” diye bir ricada bulunur. Görevliler bu isteğe kayıtsız kalamaz ve izin verir.

Adam suyu yaklaşır, abdest almaya başlar ve kimseye sezdirmeden şişeyi cebinden çıkarıp su ile doldurur. Bir kenara çekilip, seccadesini açıp namazını kılar ve yürümeye başlar. Yürümesiyle birlikte Dicle’nin suyu da peşinden yürümeye başlar. Bağdatlılar bu durumu şaşkınlıkla izler. Dağ, taş demeden Dicle’nin suyu adamı takip eder. Irak kralı durumun farkına varır. O adamı öldürtmek için peşine birkaç adam gönderir. Adamlar suyu takip ederek adamın izini bulmaya çalışır. Yakalanacağını anlayan büyülü adam kendini eşeğe çevirir. Adamlarda eşekten başka bir şey bulamayınca geriye dönüp krala, durumu bildirir. Kral da eşeği getirmek üzere adamlarını geri yollar. Büyülü adam kendini güven içinde hissedince yoluna devam eder ve Harbiye’ye gelir. Harbiye’ye gelince kralın, kızını evlendirmekte olduğu haberini alır. Bunun üzerine adam sinirinden sakalındaki şişeyi çekip şimdiki şelalenin bulunduğu yere atar. Şişenin her parçasından su akmaya başlar. Adam, kralın yanına giderken kralın kızını şimdiki Dursunlu köyünde ata binmiş durumda görünce çok üzülür ve gelinle, gelin alayını taşa çevirir. Sonra kralın huzuruna çıkıp sözünde durmamasının nedenini sorar. Kral da “Otuz dokuz günde gelmediğine göre senden umudu kestim” der.

Derler ki taşa dönmüş, atın üzerindeki gelin ile gelin alayını Dursunlu köyünde görebilirsiniz.

Kimilerine göre de gelin ile gelin alayı Döver köyünün üst tarafında taşa dönüşmüşlerdir. Kalıntıları günümüze dek gelmiştir. 

Bilgisayar, Hukuk, Kamu Yönetimi ve Sosyoloji Mezunu, Felsefe Grubu Öğretmeni. Gazetecilik ile haberciliğe başlayan ve Radyo Haberciliğine geçen, Orjin Dergi Genel Yayın Koordinatörü Orjin Yapı Mimarlik ve Müşavirlik CEO'su

Seyhan SİNCAR

Bilgisayar, Hukuk, Kamu Yönetimi ve Sosyoloji Mezunu, Felsefe Grubu Öğretmeni. Gazetecilik ile haberciliğe başlayan ve Radyo Haberciliğine geçen, Orjin Dergi Genel Yayın Koordinatörü Orjin Yapı Mimarlik ve Müşavirlik CEO'su